Kaş alma veya kaş kaldırmanın hükmü

Kaş alma veya kaş kaldırmanın hükmü

Âlimlerin çoğunluğu Abdullah b. Me’sud’un rivayet ettiği “Allah, dövme yapan ve yaptırana, saç ekleyene ve ekletene, kaşını alan ve aldırana, güzellik için dişlerinin arasını seyrekleştiren ve Allah’ın yarattığını değiştiren kadınlara lanet etsin!”[1] mealindeki hadisleri esas alarak kaşların alınmasını veya kaldırılmasını haram kabul etmişlerdir. Kaş almayı yasaklayan bu rivayette aynı zamanda saçına saç ekleyenler de lanetlenmektedir.

Kaynaklarda hadisin şerhi sadedinde şu bilgilere yer verilir: Bir kadın Hz. Peygamber’e gelerek kızının saçlarının döküldüğünü ve kocasının peruk takmasını istediğini söyleyince Efendimiz kızın annesine: “Allah saç ekleyen ve ekletene lanet etsin” buyurarak kocanın bu talebini geri çevirir.[2]

Hz. Peygamber’in eş için de olsa peruk takmaya müsaade etmemesi dikkat çekicidir. Hadislere bakıldığında bu tür uygulamaların yasaklanmasındaki asıl illetin “fıtrata müdahele” ve “vücudu karşı cinse güzel gösterme” gibi kişiyi fitneye düşürebilecek süflî duygulara matuf bir amel olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hanefîler, kadının yabancı erkeklere güzel görünme kastıyla kaşını almasının haram olduğunu, ancak kocanın “nefretine” sebebiyet verecek tarzda olması ve kocanın da bunu istemesi halinde kadının kaşından almasını câiz görmüşlerdir. Şâfiîlerden İmam Nevevî kadının yüzünde bıyık ve sakal çıkması halinde bunların alınmasının câiz hatta müstehab, fakat kaşların alınmasının haram olduğunu söyler. Yukarıdaki bilgilerden hareketle Hz. Peygamber’in kocasının talebine rağmen kadına peruk takmayı müsaade etmemesi fıtrata müdahale illetine bağlı olduğunu gösteriyor. Zira kadın saçını sadece eşine gösterecektir. Başını açmadığı müddetçe fitne riski yoktur. Fakat kaş yabancı erkeğin dikkatini çekeceğinden dolayı devreye “karşı tarafı fitneye düşürme” illeti de girmektedir. Dolayısıyla evli kadının “aile huzuruna menfi tesiri” söz konusu olmadığı müddetçe eşinin basit taleplerine uyması da câiz görülmemiştir. Zira “Allah’a isyanın olduğu durumda, hiçbir kula itaat söz konusu değildir.”[3] Dolayısıyla bazılarının “kaş boyamak saç gibidir, boyanabilir” şeklindeki bir kıyasla fetva vermeleri hatalıdır.[4] Zira saç kapalıdır, kaş açıktır. Kaş açıkta olduğundan cezbedicidir. Dolayısıyla kaşın boyanması da câiz değildir. Şayet kaş boyanırsa kendiliğinden görünen dudakların ve tırnakların da boyanmasının câiz olması gerekir ki bunları mahrem olmayan ortamlarda boyamak haramdır.

[1] Buhârî, “Libâs”, 84; Müslim, “Libâs”, 120;‎”لَعَنَ اللَّهُ الْوَاشِمَاتِ وَالْمُسْتَوْشِمَاتِ وَالْوَاصِلَة وَالْمُسْتَوْصِلَة…. ألنامصة والمتنمصات، والمتفلجات للحسن المغيرات خلق الله ‏تعالى.”‏

[2]  Nevevî, Şerhu’l-Müslim, 14: 103.

[3]  Buhârî, “Ahkam”, 4; Müslim, “İtaat”, 39.

[4]  Nurettin Yıldız, https://fetvameclisi.com/fetva/kadinlarin-kaslarini-boyatmalari

Din Farklılığının Mîrasa Etkisi

Din Farklılığının Mîrasa Etkisi

Soru: Gayrimüslim bir baba vefat ettiğinde geride biri Müslüman, diğeri Hristiyan olan iki kız evlât bırakırsa, Müslüman olan kız babasının mirasından pay alabilir mi?

Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerinin de içinde yer aldığı cumhur fukahaya göre din farklılığı mirasa engel teşkil eder. Nitekim Hz. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: “Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz.” [1]

Bu sebeple, söz konusu durumda Müslüman olan kızın gayrimüslim babasının malına miras yoluyla varis olması mümkün değildir. Miras, gayrimüslim olan kızına veya diğer gayrimüslim mirasçılara intikal eder.

Bununla birlikte, mirası alan Hristiyan kız kardeşin kendi rızasıyla Müslüman kardeşine hibe yoluyla mal vermesi şer‘an câizdir. Böyle bir tasarruf miras hükmü kapsamında değil, kişinin malı üzerinde yaptığı gönüllü bir bağış (hibe) niteliğinde değerlendirilir.

[1] Buhari, “Ferâiz”, 26; Müslim, “Ferâiz”, 1 ; لَا يَرِثُ الْمُسْلِمُ الْكَافِرَ وَلَا الْكَافِرُ الْمُسْلِمَ

 

Fakir Kimsenin Bakkal Borcunu Ödemek Zekât Yerine Geçer mi?

Fakir Kimsenin Bakkal Borcunu Ödemek Zekât Yerine Geçer mi?

Fakir veya borçlu bir kimsenin borcunu zekât yoluyla ödemek câizdir. Ancak bu hususta en sağlam ve ihtilâftan uzak yol, zekâtın doğrudan borçluya verilmesi (temlîk) suretiyle gerçekleştirilmesidir.

Borçlunun bilgisi ve izni olmaksızın, borcun doğrudan alacaklıya (örneğin bakkala) ödenmesi ise “iskāt” (borcu düşürme) mahiyetindedir. Bu sebeple âlimlerin çoğunluğuna göre bu şekilde yapılan ödeme zekât yerine geçmez.

Bununla birlikte, bakkal defterindeki borçları kapatmak büyük sevap taşıyan bir hayırdır. Ancak bu ödemenin zekât olarak geçerli olabilmesi bazı şartlara bağlıdır:

  • Borçluların gerçekten zekât alabilecek durumda (fakir veya borçlu) olmaları gerekir.
  • Bu kimseler tek tek tespit edilmelidir.
  • Borçluların, borçlarının zekât malından ödenmesine izin vermeleri (vekâlet) gerekir.

Bu şartlar sağlandığında, bakkal aracılığıyla yapılan ödeme temlîk hükmünde kabul edilir ve zekât yerine geçer.

Buna karşılık, bakkal defterinin tamamının toptan ödenmesi şu iki sebeple zekât yerine geçmez:

  1. Defterde yer alan herkes fakir olmayabilir; nisap miktarı mala sahip kimseler de veresiye alışveriş yapmış olabilir.
  2. Defterdeki bazı alacaklar “batık borç” (tahsili mümkün olmayan alacak) olabilir. Bu tür borçlar zekâta mahsup edilemez. Dolayısıyla bakkalın, almaktan ümidini kestiği paraları fırsattan istifade ederek bu hesaba katmaması gerekir.

Bu sebeple, zekât vermek isteyen kimsenin bakkalla görüşerek borçluların durumunu netleştirmesi gerekir. Batık borçların ödenmesi zekât yerine geçmese de nafile bir hayır olarak sevap kazandırır.

Başörtüsü Üzerinden Mesh Caiz midir?

Başörtüsü Üzerinden Mesh Caiz midir?

Hanefî mezhebine göre abdestte başın mesh edilmesi farz olup, bu farzın edası için başın en az rub‘u (dörtte biri) miktarının mesh edilmesi gerekir. Meshin başın ön kısmından (nâsiye) yapılması efdal olmakla birlikte, bu miktarın başın sağ, sol veya arka kısmından gerçekleştirilmesi de câizdir.

Buna binaen, başörtülü kadınların abdest alırken başörtüsü üzerinden mesh etmeleri sahih değildir. Zira meshin, doğrudan saç veya baş derisi üzerine yapılması şarttır. Ancak başörtüsünü açmaksızın, başın arka kısmından –gerekli olan rub‘ miktarı sağlanmak kaydıyla– mesh etmeleri câiz olur.

Şu husus da önemle dikkate alınmalıdır ki, mesh edilen mahallin baş sınırları içinde kalması gerekir. Bu sebeple meshin, kulak hizasının altına (yani ense ve boyun kısmına) taşması durumunda, mesh mahalli baş kapsamından çıkmış olacağından farz yerine getirilmemiş olacağından abdest sahih olmaz.[1]

[1] İmam Muhammed, el-Asl, 1/52. قال لأن ما تحت الأذنين ليس من ‌الرأس وما فوق الأذنين من ‌الرأس

Seferde sünnet namazları terk edilir mi?

Seferde sünnet namazları terk edilir mi?

Sefer sırasında, ibadetlerde bir hafifletme söz konusudur. Nitekim Hz. Peygamber ve sahabeyi kiram seferde bazen sabah namazlarını Kâfirûn ve İhlâs gibi kısa sûrelerle dahi kıldıkları rivayet edilmektedir.[1] Cumhur fukahâya göre seferde revâtip (vakit sünnet) namazlarının kılınması müstehap kabul edilirken, Hanefî mezhebinde sefer emniyet içinde devam ettiği müddetçe yolcu, farzlarla birlikte sünnetleri terk edemez. Fakat korku veya zorunlu durumlar söz konusu olduğunda sünnetler kılınmayabilir. Kaynaklarda bu konuda çokça rivayet bulunmakla birlikte bunlardan birkaçını zikredelim. Ümmü Hânî’nin (r.a) rivayet ettiğine göre “Hz. Peygamber, Mekke’nin fethinde onun evinde 8 rekât Duhâ namazı kıldı.”[2] Yine İbn Ömer (r.a) “Seferde Hz. Peygamber ile öğleyi iki rekât, sonrasında da iki rekât daha kıldım.”[3] şeklinde haber vermektedir.

Konuyla ilgili rivayetler tamamen incelendiğinde Hanefî mezhebinde sebepsiz yere sünnet namazını terk etmek mekruh görülmüştür. Ayrıca ikinci rivayette görüldüğü üzere seferde emniyet durumunda, Hz. Peygamber 4 rekâtlık farz namazlarını 2 rekât kılmıştır. Burada asıl olan sünnete ittibâ etmektir. İbn Abidîn, et-Telvîh adlı eserden naklen şöyle der: “Sünnet-i müekkedenin (devamlı) terki harama yakın bir ameldir. Kişi bu sebeple Efendimiz (s.a)’in şefaatinden mahrum kalır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) “Kim sünnetimi terk ederse şefaatime nail olamaz.” buyurmaktadır.[4]

 

[1]  Leknevî, Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhayy b. Muhammed, et-Ta‘liku’l-mümecced alâ Muvatta’i İmâm Mâlik (thk. Takıyyüddîn en-Nedvî), (Beyrut: Dârü’l-Kalem, 1991), 1: 567.

[2]  Buhârî, “Salât”, 3.

[3]  Tirmizî, “Tahâret”, 393; وصليت معه في السفر الظهر ركعتين وبعدها ركعتين

[4]  İbn Abidîn, Reddü’l-muhtâr, 1: 266; (مَنْ تَرَكَ سُنَنِي لَمْ يَنَلْ شَفَاعَتِي)

Kedi Beslemek Sünnet midir?

Kedi Beslemek Sünnet midir?

Sahâbîler arasında en fazla hadis rivayet eden (5374 hadis) Abdurrahman b. Sahr ed-Devsî (ö. 58/678)’ye, kedilere olan düşkünlüğü sebebiyle Hz. Peygamber (s.a) tarafından “Ebû Hureyre” (kedicik babası) lakabı verilmiştir.

Hz. Peygamber’in (s.a) kendisine yönelik bu iltifatı, onun hayvanlara karşı sergilediği merhamet ve şefkat duygusundan kaynaklanmaktadır. Ancak buradan hareketle kedi beslemenin sünnet olduğu sonucunu çıkarmak isabetli değildir. Zira bir amelin sünnet olarak nitelendirilebilmesi için, Hz. Peygamber’in onu bizzat ve sürekli şekilde uygulamış olması veya ashabını açıkça buna teşvik etmiş olması gerekir. Hâlbuki Hz. Peygamber’in (s.a) evinde yahut mescidde bizzat alıp beslediği, ilgilendiği ya da ashabını beslemeye teşvik ettiği herhangi bir kedisinin bulunduğuna dair sahih bir rivayet mevcut değildir.

O, sadece o dönemde evlerde yaygın olarak bulunan kediler hakkında şöyle buyurmuştur:

“إِنَّهَا لَيْسَتْ بِنَجَسٍ، إِنَّهَا مِنَ الطَّوَّافِينَ عَلَيْكُمْ وَالطَّوَّافَاتِ”
“Şüphesiz ki kedi necis değildir. Zira o, etrafınızda dolaşıp duran (ev halkından biri) gibidir.”[1]

Bu hadis, kedinin beslenmesinin câiz olduğuna işaret etmektedir; yoksa herkesin kedi beslemesi gerektiği yönünde bir teşvik amacı taşımamaktadır.

Hanefî fakihleri bu hadisi, kedinin artığının (sü’r) temiz kabul edilmesine delil olarak değerlendirmişlerdir. Bununla birlikte, kedinin fare gibi necis şeyler yeme ihtimali bulunması sebebiyle, başka temiz su mevcutken kedinin içtiği suyla abdest almak tenzîhen mekruh kabul edilmiştir.

Öte yandan halk arasında yaygın olarak dile getirilen “Kedileri sevmek imandandır”[2]  sözü, herhangi bir hadis kaynağında yer almayan, uydurma (mevzu) bir sözden ibarettir. Bu sebeple, bu ifadeyi hadis olarak rivayet etmek câiz değildir.

 

[1] Nesâî, Tahara, 54; İbn Mâce, Tahara, 32

[2] “حُبّ الهرة من الإيمان” https://webtv.akittv.com.tr/haber/islamda-kedinin-yeri-hukmu-ve-ebu-hureyre-ra-609#:~:text=Evde%20kedi%20beslemek%20sevapt%C4%B1r%2C%20%C3%A7ocu%C4%9Fun,Kedi%20beslemek%20s%C3%BCnnettir.

Necis olan şeyleri ıslak mendil ile silmek dinen temizlik sayılır mı?

Necis olan şeyleri ıslak mendil ile silmek dinen temizlik sayılır mı?

Fıkıh kitaplarımızda bu mesele, “necasetin giderilmesi (izâletü’n-necâse)” konusu çerçevesinde değerlendirilir. Hanefî, Şâfiî ve Hanbelîlerin de aralarında bulunduğu fakihlerin çoğunluğuna göre kusmuk (mideye ulaştıktan sonra tekrar ağızdan çıkan şey) necis kabul edilir. Nitekim bir hadiste “Beş şey vardır ki onlar necasettendir; (bir yere bulaştığında) mutlaka yıkanır: Kan, idrar, dışkı, meni ve kusmuk.”[1] buyurulmuştur.

Gerek kusmuk gerekse idrar, necaset-i ğalîza hükmündedir. Bu itibarla, söz konusu necaset katı hâlde bulaştığında miktarının yaklaşık üç gramı aşması, sıvı hâlde bulaştığında ise el ayası kadar bir alanı kaplaması hâlinde namaza mâni olur.[2]

Elbise veya halıya bulaşan necasetin giderilmesi, kişinin kalbi mutmain olacak şekilde sadece su ile yıkamasıyla mümkündür. Elbisenin çamaşır makinesinde yıkanması yeterli kabul edilirken, elle yıkanması hâlinde her defasında sıkma şartıyla üç kez yıkanması gerekmektedir. Halılardaki necaset ise, halının altına bir leğen konulup her defasında son damla kesilene kadar beklemek şartıyla üç kez üzerine su dökülerek temizlenmelidir. Zira kalbin mutmain olması bu tekrarlarla sağlanmaktadır. Bununla birlikte, halının yıkamaya verilmesi daha uygun bir yöntemdir.

Dolayısıyla bazı kimselerin yaptığı gibi, necaseti yalnızca bez veya ıslak mendille silmek gerçek anlamda bir temizlik sayılmaz. Zira bu şekilde necasetin aslı (zâtı) tam olarak giderilmiş olmaz; sadece görünürde bir azalma gerçekleşir. Bu durumda üzerinde namaz kılmak câiz değildir. Ancak silme yöntemi, sadece sıvıyı emmeyen (ayna, kılıç, bıçak, cam vb.) yüzeylerde yeterli kabul edilebilir.

[1] Dârekutni’, 458;   مِنَ الأَذَى خَمْسٌ يُغْسَلْنَ: الدَّمُ، وَالْبَوْلُ، وَالْغَائِطُ، وَالْمَنِيُّ، وَالْقَىْءُ

[2] İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 1/204; صَبِيٌّ ارْتَضَعَ ثُمَّ قَاءَ فَأَصَابَ ثِيَابَ الْأُمِّ، إنْ كَانَ مِلْءَ الْفَمِ فَنَجِسٌ، فَإِذَا زَادَ عَلَى قَدْرِ الدِّرْهَمِ مُنِعَ