Tedaviyi Terk Etmenin Dinî Sorumluluğu
Tedavi, hastalığın giderilmesi ve sağlığın korunması amacıyla başvurulan meşru bir sebep olmakla birlikte, uygulanan her tedavinin kesin olarak şifa sağlayacağı söylenemez. Bu sebeple tedaviyi terk eden kimsenin ölmesi, her durumda kendisini helâke atması şeklinde değerlendirilemez. Nitekim Hanefî fakihleri, tedaviyi terk etmek ile hayatın devamı için zorunlu olan yeme ve içmeyi terk etmek arasında hüküm bakımından ayrım yapmışlardır.
Hz. Peygamber’in ﷺ tedaviye ilişkin şu hadisi bu hususta temel teşkil etmektedir:
«إِنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ الدَّاءَ وَالدَّوَاءَ، وَجَعَلَ لِكُلِّ دَاءٍ دَوَاءً، فَتَدَاوَوْا، وَلَا تَدَاوَوْا بِحَرَامٍ»
“Şüphesiz Allah hastalığı da ilacı da indirmiş ve her hastalık için bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedavi olun; ancak haram olan şeylerle tedavi olmayın.”[1]
Bu hadis, tedavinin meşruiyetine ve tedavi olmaya teşvik edildiğine işaret ettiği gibi, tedavide haram vasıtaların kullanılmasını da yasaklamaktadır. Dolayısıyla haram bir madde veya yöntemle tedaviyi reddeden kimsenin durumu, sırf tedaviyi terk etme kapsamında değerlendirilmemelidir. Zira burada kişinin terk ettiği şey yalnızca bir tedavi değil, aynı zamanda kullanılması dinen yasaklanmış bir vasıtadır.
Bu bağlamda İbn Mesʿûd’a nispet edilen «إِنَّ اللَّهَ لَمْ يَجْعَلْ شِفَاءَكُمْ فِيمَا حَرَّمَ عَلَيْكُمْ» “Şüphesiz Allah sizin şifanızı, size haram kıldığı şeylerde yaratmamıştır.”[2] sözü de önem taşımaktadır. Bu rivayet, tedavinin haram yollarla gerçekleştirilmemesi gerektiğini ifade eden rivayetler arasında zikredilmektedir. Dolayısıyla haram bir tedavi yöntemini kullanmaktan kaçınan kimsenin, sırf bu sebeple tedaviyi terk etmiş ve kendisini helâke atmış olduğu söylenemez.
Nitekim İbn Âbidîn, tedaviyi terk ederek ölen kimse hakkında şöyle demektedir:
«بِخِلَافِ مَنْ امْتَنَعَ عَنِ التَّدَاوِي حَتَّى مَاتَ، إِذْ لَا يُتَيَقَّنُ بِأَنَّهُ يَشْفِيهِ»
“Buna karşılık tedaviyi terk edip ölen kimse farklıdır; zira tedavinin onu iyileştireceği kesin değildir.” [3]
İbn Âbidîn’in bu açıklaması, tedavinin sonuç bakımından kesinlik arz etmediğine dayanmaktadır. Buna göre, tedaviyi kabul etmeyen kimsenin, yalnızca bu tercihi sebebiyle günahkâr veya ölümünden sorumlu olduğuna hükmedilemez. Zira tedavinin kişiyi kesin olarak iyileştireceği bilinmediği gibi, tedavinin kendisi de her durumda hayatın devamı için zorunlu bir unsur değildir. Özellikle tedavinin haram bir vasıtaya dayanması hâlinde, kişinin bu tedaviyi kullanmaktan kaçınması yadırganmamalıdır.
Buna karşılık, kişinin hayatının devamı için zorunlu olduğu ve terk edilmesi hâlinde ölümün meydana geleceği kesin olarak bilinen yeme ve içmeyi kasten terk etmesi aynı hükümde değerlendirilemez. Böyle bir durumda kişi, hayatını sürdürmesi için zorunlu bulunan bir ihtiyacı, ölüm sonucunun gerçekleşeceğini bilerek terk etmektedir. Bu sebeple Hanefî fakihlerinin tedaviyi terk etmek ile zaruri yeme ve içmeyi terk etmek arasında yaptıkları ayrım, tedavinin şifa sağlayacağının kesin olmaması ve tedavinin hayatın devamı için doğrudan zorunlu bir unsur teşkil etmemesi esasına dayanmaktadır.
Sonuç olarak, haram bir tedavi yöntemini kullanmayı reddeden kişinin bu tercihi, doğrudan doğruya kendisini helâke atma kapsamında değerlendirilmemelidir. Zira tedavinin şifa sağlayacağı kesin olmadığı gibi, haram bir vasıtayı kullanmaktan kaçınmak da dinen meşru bir tercih niteliğindedir. Buna karşılık, hayatın devamı için zorunlu olduğu kesin olarak bilinen temel ihtiyaçların kasten terk edilmesi farklı bir hükme tâbidir.
[1] Ebû Dâvûd, Kitâbü’t-Tıb, 3874
[2] İbn Hibbân, es-Sahih, 1391
[3] İbn Âbidîn, Muhammed Emîn, Reddü’l-muhtâr ale’d-Dürri’l-muhtâr, 2. bs. (Kahire: Şirketü Mektebe ve Matbaʿati Mustafa el-Bâbî el-Halebî ve Evlâduh, 1386/1966), 4: 399.